MİHRAC URAL'IN CEVAP VEREMEDİĞİ SORULAR

İbrahim Yalçın

Konuya girmeden önce Mihrac Ural’ın 17 Ağustos tarihli yazısını okumadıysanız okumanızı tavsiye ederim. “Anında baskı” yapmış. Önce çömezi Öner (Ömer) adıyla yazdı, hızını alamadı ve aynı yazıyı (bazı eklemeler yaparak) kendi adıyla bir kez daha yazdı. Ölüleri çok sevdiği için Günay Karaca’yı da ne kadar çok sevdiğini anlattı. 

“1979 Aralık Operasyonu’nu İbrahim Yalçın yaptırdı” diyor. Beylerderesi katliamını da Engin Erkiner yaptırmış. Bunlar “yeni” bilgiler. Yeni ama  birazcık yanlışı var, düzeltiyorum ve ben de bir "itiraf" yapıyorum. Beylerderesi katliamını Engin yaptırmadı, ben yaptırdım. Engin, Beylerderesi’ni değil, Kızıldere katliamını yaptırmıştı. Mihrac’ın yazdıklarını okuyun ve tarihimiz hakkında “doğru bilgiler” edinin. Mihrac’ın yüzüne tükürmek için acele etmeyin. Zamanı var, biraz bekleyin. 

Mihrac Ural bu yazısında önemli bir belirleme yapmış. Günay Karaca’nın iki gün, Haydar Yılmaz’ın beş gün gözaltında tutulmasına karşın, İdris Köylü’nün 30 gün gözaltında tutulduğunu ve bunun çok garip olduğunu belirtiyor. “O dönem gözaltı süresi bir hafta, bilemedin on gün” diyor. 30 gün gözaltında kalan adamın itirafçı olduğu mesajını veriyor. 

"Mihrac Ural yazdıkça kendisini ele veriyor!.." derken boşuna konuşmuyorduk. 1979 Aralık ayında 30 gün gözaltında kalmanın itirafçılık olduğunu ima eden bu adam, 1978 Mart’ında 21 gün Ankara – İstanbul arasında dolaştırıldığını yazdı. O dönemde gözaltı süresinin “bir hafta, bilemediniz on gün” olduğunu söyleyen adam nasıl oluyor da 21 gün dolaştırılıyor? 

Ben, Aralık 1979 Operasyonu’nun nasıl başladığını ve geliştiğini yazmayacağım. Bu operasyonda yakalanan yoldaşlar kendileri yazmalılar ve Mihrac adlı soytarının kurgularına onlar cevap vermelidir. 

Ben sorumu sordum ve yazmak istediğim konuya geçiyorum. Bir kez daha yazıyorum. Güzel bir iş yapıyoruz. Tarihimizi aydınlatıyoruz. Bu tarihin aydınlanması ihtiyacı diye bir sorunumuz var. Karanlıkta kalan ve bugüne kadar soru işaretleriyle dolu pek çok konunun netleşmesi gerekiyor. İlgi duyan arkadaşlar yoldaşlar yardımcı olmaya çalışıyorlar. 

Ülkemiz sosyalist hareketi ciddi bir sınavla karşılaştı, 12 Eylül sınavı birçok konuyu gündemden kaldırdığı gibi birçok alanda yeni kanalları da açtı. Yarattığı tahribatları saymaya gerek yok. Biliniyor. “Bir müsibet bin nasihattan iyidir” derler ya, tam da öyle oldu. 12 Eylül müsibeti kimi konularda bir çoğumuzu uyardı, daha sağlıklı gözlemler yapmamıza vesile oldu. Yaptığımız budur. Tarihimizi yeniden gözden geçirirken daha titiz ve daha dikkatli olmak gerektiğini öğrendik. Geçmiş dönemde üzerinde durma gereği durmadığımız bazı konuların son derece önemli olduklarını gördük. 

İkibuçuk senedir bunları yazıyoruz. Yalanlar ve ihanetler üzerine kurulmuş tarihimizin bilinmeyenleri arasında gezinirken, kendisini saklamış ve görevlendirilmiş olan sahtekârları yakaladık. Rahatsız oldular. Ödleri koptu. Kalp krizi geçiriyorlar. Sağa sola telefon ederek kuru gürültü yapıyorlar, tehdit savuruyorlar. Bu sitede yazı yazmaya başlayan ve sürece katkı sağlamak isteyen yoldaşlara haberler gönderiyorlar. “Orada yazmasın da. isterse bize küfretsin!..” diyorlar. 

Bilinen şeylerin yazılmasını istemiyorlar. Yazılacak her şeyin kendileri için iyi olmayacağını biliyorlar. Korkunun nedenlerini biliyoruz. Yalanlar üzerine kurulu bir tarihin sayfaları arasında kahramanlık edebiyatı yaparak gezinirlerken kulaklarından tutulduğunun farkındalar. Kızgınlıkları, kırgınlıkları bundandır. 

THKP-C/Acilciler başta olmak üzere, Türkiye’nin samimi devrimcileri bunları bilmek zorundadır. Bizim tarihimiz sadece bizimle sınırlı değil elbette. Bu tarih, Türkiye solunun ortak tarihidir ve sorumluluğu da tüm sol hareketindir. 

Komisyon kurulmalıdır. THKP-C/Acilciler tarihindeki ihanetin adresi tespit edilerek gereği yapılmalıdır. Bazı arkadaşlarımız, sorunun özünü ve önemini halâ anlamadılar. Bu yazıları, karşılıklı öç alma gibi görüyorlar. Yanlış düşündükleri kesin. Bu  kavrayışın doğru olmadığını bilmeleri gerekiyor. 

Kendi açımdan ve bütün samimiyetimle bir kez daha söylüyorum. Kimseye bir kırgınlığım ve öç alma gibi bir saplantım bugüne kadar olmadı. İsteyen inanır, isteyen inanmaz, umurumda bile  değil. Bugün inanayım ki, Mihrac Ural ihaneti bıraktı ve samimiyetle doğru olanı yapmaya başladı, onun en büyük destekleyeni yine ben olurum. Benim bütün sorunum, uğruna her şeyimi verdiğim örgütümün bir avuç serserinin elinde kullanılmış olmasıdır. İşte ben buna tahammül edemiyorum. 

Bir kez daha yazıyorum. THKP-C/Acilciler örgütü Mihrac Ural adlı bir Suriye ajanı ve MİT işbirlikçisi eliyle bu hareket tasfiye edildi. Acilciler’in tüm değerlerine el konuldu. Bu değerlerin, değerlerimizin bugün hangi amaçlar adına kullanıldığını, bu soysuzun çetleşmelerinden öğreniyoruz. 

Turizm tesisleri kuruyormuş, zeytinlikler arasında taştan bir villa yaptırıyormuş, 3-5 milyon dolar mesele değilmiş, sosyalist bir ülkeden silah ihracatı için teklif almış(mış), Parti okulu diye militanlarımızın emekleriyle kurulan bina üç katlı otel olmuş, deniz kenarında bir köy varmış ve burayı almak için zamanı kolluyormuş, maksat ucuza kapatmakmış. İşte bu soysuz adam, marksist-leninist olduğu zaman bile oruç tutar namaz kılarmış. Acilciler örgütünü ehlileştirmiş (“İnsan kıyımına son, halka zarar yok!..” demiş). 

Herşey öyle açık ve net ki. Görmeyen gözler kör, bunları duymayan kulaklar sağır değil mi? Bunu anlatmaya çalışıyoruz. Yaptığımız budur ve bunun öç almak gibi feodal bir kültürle ne ilgisi olabilir? 

Biz bunları yapmaya çalışmakla, tarihimizi mi kirletiyormuşuz. Öyle olduğunu söyleyenler var. Ali Fuat Çiler, bunlardan birisi. Son günlerde dellendigi anlaşılıyor. Bu tarihin tacizcisi olduğunu yazdık. 

Öyle olmadığını yazsın. “Siz yalan yazıyorsunuz, ben tacizci değilim, devrimciyim!..” desin. Tacizci değilim diyemiyor. Yazamaz, yazarsa başına gelecekleri çok iyi biliyor. Buna karşın, Ali Fuat Çiler’e bir çift sözüm daha var. Ben tacizci değilim diyemiyor ama “Ben Acilciyim!..” diye yazabiliyor. Sağa sola telefon ediyor ve mahkemeye gideceğim, tazminat davası açacağım diyebiliyor. Hep yalan söylüyor. Hiç doğru söylemiyor. “1976’da yakalandım ve  6 sene hapis yattım” diyor. Tekrar telefon ediyor ve sözümona yanlışını düzeltiyor. “1978’den itibaren10 sene hapis yattığını” söylüyor. Her ikisi de yalan. 

Daha önce tacizci olduğunu yazarken fotoğrafını da yayınladım. 1978 Şubat ayında İstanbul’da yakalanıyor. “Ser verdim, sır vermedim!..” dediğine bakmayın. İrfan Dayıoğlu’nun evine polisleri getiren adam Ali Fuat Çiler’dir. İrfan Dayıoğlu evde olmadığı için yakalanamıyor ama hanımı yakalanıyor ve polis arabasının içinde Ali Fuat Çiler’i görüyor. Ali Fuat bunu bile yalanlıyor. Polisler beni oraya, çatışma çıkarsa, “İrfan Dayıoğlu’na öldürtmek için getirdiler” diyor. 

Önemli olan bu değil. Önemli olduğuna inandığım bir yalan daha söylüyor. “1978 Şubat’ından itibaren 10 sene hapis yattım” diyor. Olacak şey değil. Ben mi yanılıyorum diye çok düşündüm. Ama hayır, yanılmıyorum. 1978’in Eylül veya Ekim ayında Isparta cezaevinden Amasya cezaevine sürgün edildim. Ali Fuat Çiler, Amasya cezaevinde benim ziyaretime geldi. 

Peki bu nasıl oluyor? 

Mehmet Avan’a göre Ali Fuat Çiler yakalandıktan sonra, Mihrac Ural, Mehmet Avan’ı Ali Fuat Çiler’in evine gönderiyor ve evde bulunan paraları silahları aldırıyor. Mehmet Avan birkaç gün sonra yakalandıgı zaman polis, Mehmet Avan’ın Ali Fuat Çiler’in evine gittiğini ve evden para ve silah aldığını (silahın markasını da söyleyerek) ayrıntısına kadar biliyor. Nasıl biliyor peki? 

Düşündürücü değil mi? Burada mide bulandırıcı bir şey yok mu? Burada yalan yok mu? Bu tarih bu yalanlardan ve bu gibi bilinemezliklerden arındırılmasın mı? Bunları kapatalım ve Mihrac Ural ihanetlerini yok sayalım, öyle mi? 

Ali Fuat Çiler doğru konuşmalıdır. Ali Fuat Çiler’le hiçbir sorunum yok. Tacizci olduğunu yazdım. Kolayı var. “Evet doğrudur!..” der kurtulur. “Gençtim, çocuktum ve bir gençlik hatasıydı” der kurtulur. İhanet ettiğini söylemedim. Ali Fuat ihanet etmedi, ihanet edeni bildiği halde saklamaya çalışıyor, ihanet edene yardım ediyor. Ali Fuat ihanet etmedi. Poliste çözüldüğü halde bunu saklıyor, “Ser verdim, sır vermedim” diyor. Tıpkı ağababası Mihrac Ural gibi palavra atıyor. Bundan vazgeçmelidir. Adam gibi dosdoğru konuşmalıdır. “Ben acilciyim!..” diyor. Yalan söylüyor. Doğrusu, “Ben Acilciydim!..” olacak. 

Bitmedi. Ali Fuat Çiler yalan söylememelidir. “Nebil Rahuma benim elimde büyüdü!..” derse doğruyu söylememiş olur. Doğruyu söylemelidir. “Adana’da ABD Konsolosluğu’nun bombalanması eylemini yaparken Nebil Rahuma’yı tek başına bıraktık, Mihrac Ural ile birlikte kaçtık, bu bir hataydı!..” diye açıklama yaparsa, doğru konuştuğuna inanacağız. Böyle konuşmadığı sürece bu tarihin kirletilmesine bilinçli olarak katkı yapan Ali Fuat Çiler, hep tacizci, hep yalancı ve hep bir saray soytarısı sahtekârın kuklası olarak anılacaktır. Tercih kendisine aittir. Haberi olsun. 

Biz Mihrac Ural ihanetlerini sorguluyoruz. Ali Fuat Çiler bizim önümüze atılıyor. Tıpkı, Ömer Ödemiş ve Zeki Bayterin gibi. Ali Fuat için gerçekten üzülüyorum. Ödemiş seviyesine düştü, değer miydi? 

Bu site ( http://enginerkiner.org ), Ali Fuat Çiler’e de açıktır. Yeter ki, doğru dürüst ve samimi olsun. Yanlış yazabilir, hatırlamayabilir, önemli değil, önemli olan samimiyettir. 

Çok basit bir örnek veriyorum. Ali Fuat Çiler, kardeşinin kim olduğunu bilmez mi? Elbette bilir. Kardeşi’nin Suriye’de Mihrac Ural’ın emriyle Hanna Maptunoğlu’nu tutuklayıp hapsettiğini bilmiyor mu? Bilmez olur mu? Bunları bildiği halde, bizim bunları yazmamız üzerine, ‘MİT ajanı, özel harp dairesi elemanları, tarihimizi karalıyorlar, alçak herifler!..” diye feryat etmesi ve Hanna’nın arkasında timsah gözyaşları dökmesi ne demek oluyor? Bunları geçiyorum. Sorun Ali Fuat değil. Ali Fuat, bu tarih içersinde bir virgül bile olamaz, olmadı da. 

Yeniden başa dönüyorum. Mihrac Ural’ın, bugüne kadar hep atladığı ve cevap veremediği sorulara dönüyorum. 

Suriye istihbarat örgütü Muhaberat elemanı SIRTLAN kod adlı bu adamın benim için hiçbir önemi kalmamıştır. Mihrac Ural ismi sadece bir “simge”dir. Türkiye devrimci hareketi içindeki ihanetin simgesidir. 

Biz kendi “Sırtlan”ımızı yakaladık. Gönül ister ki, dışımızdaki solun tamamı da bizim yaptığımızı yapsın ve kendi içindeki sırtlanları yakalasın. Verdiğimiz mücadele buna yöneliktir. 

İçimizdeki ihanetin üzerine örtülmüş şalı kaldırdık, sırtlan çıktı. 

Doğru dürüst adam olmadığını bir kez daha ve tüm çıplaklığıyla yakından gördük. Biz dedesinin MİT ajanı olduğunu yazıyoruz. “Hayır, MİT ajanı değildi!..” demiyor. Dedesinin ölüm tarihini yazıyor, şanlı şerefli geçmişini anlatıyor. 

Kendi geçmişi karanlık olmasaydı, “Evet, dedem bir MİT ajanıydı. Bana ne bundan?..” diye yazardı. Hiç kimseyi dedesinden dolayı sorgulayacak yargılayacak değiliz. Buna rağmen, buradaki durum çok farklıdır. Dedenin torun Sırtlan üzerindeki hamilik görevi ve yönlendirme trafiği açığa çıktığı için dedesini gizlemek istiyor. Sıkıntı buradadır. 

Tıpkı, kadim yoldaşı Şerif Yılmaz (Beşir Kanmaz) gibi yapıyor. Düşünsenize, Şerif Yılmaz’ın, daha doğrusu kandırılarak ucuza kapatılmış Beşir Kanmaz’ın, babası da subaydı. Olabilir, önemli değildir. “Namuslu” bir Şerif için elbette önemli değildir. Öyle olmadı, Şerif namuslu değil ki, polisler evine geldiler ve bu namussuzu aradıklarını söyleyip gittiler. Yoldaşları durumu kendisine bildirdiler, “Aranıyorsun, kaybol!..” dediler. Şerif kaybolmadı. Örgütün motosikletine binerek aile meclisinin kararıyla teslim olmaya gitti. Sadece teslim olmakla kalmadı, örgütün motosikletini de teslim etti. İşte bu utanmaz adam, kısa süre hapis yattı ve çıkar çıkmaz Suriye’ye geçti. Suriye’de Mihrac Ural’ın sağ kolu ve kadim yoldaşı olarak “ser verdim, sır vermedim” oyunu oynamaya başladı. Öyle olmadığını yazdım. Bu küçük pisliğin yüzündeki maskeyi kaldırıp attım. Şimdi çırpınıyormuş. “İbrahim bunları bilmez, kim verdi bu bilgileri?..” diye yorum yapıyormuş. Bilgiyi kim verdiyse verdi, ne önemi var? Bilgi doğru mu, yanlış mı? Ona bakacaksın. Yanlış diyebiliyor musun? 

“Babam subay değil!.. Teslim olmadım!.. Örgütün motosikletini polise teslim etmedim!..” diyemiyorsun. Öyle ise niçin, “İbrahim’e bu bilgiyi hangi Antakyalı vermiş olabilir?..” diye araştırma yapıyorsun?.. 

Kolay gelsin!.. 

Acilciler’e soruyorum. Kendi isteği ile gidip teslim olan bir soysuzun “ser verdim, sır vermedim” demeye hakkı var mı? Bunu diyen adamın doğruluğundan dürüstlüğünden namusundan şerefinden ahlâğından veya ahlaksızlığından söz etmeye gerek var mı? Böyle bir adamın samimiyeti olur mu? Kime hizmet ettiğine bakılmaz mı?.. 

Komisyon kurulsun diyoruz, ödleri kopuyor. 

Sırtlan dedesinden korkuyor. Beşir Kanmaz babasından korkuyor. 

Biz bunları yazarken onlar ne yapıyor? 

En iyi savunmanın saldırı olduğunu sanıyorlar ve saldırıyorlar. Daha doğrusu, saldırdıklarını sanıyorlar. Saldırı silahlarını ellerinden aldık. Çırılçıplak ortaya çıkardık. Anadan üryan sokağa saldık. Solda sıfır oldular. Kuduz köpek gibi sağa sola saldırıyorlar. 

Şimdi de “Günay Karaca’yı kim yakalattı, belli değil!..” diyorlar. 

Günay Karaca’nın nasıl yakalandığını ben söyleyeyim de öğrensinler bari. Kayseri bölgesinden Erol’u ve Fikri Yalçın’ı tanır mısınız? Tanırsınız değil mi? Öyle ise, bu kişilerin Niğde Cezaevi’ne sürekli geldiklerini gittiklerini de biliyor olmalısınız. Bu kişilerin ve diğer ziyaretçilerin takip edilmesi şaşırtıcı değildir. Dikkat edilsin, Niğde Cezevi’nde Mihrac Ural takiplerin başlangıç ucu oluyor. Mihrac’ın sıkıntısı budur. Kendini gizlemek için 1979 Operasyonu’nu karartmaya çalışıyor. 

Günay Karaca’nın yakınlarına çağrıda bulunuyorum. Bu operasyonun iç yüzünü biliyorsanız açıklayınız. Mihrac Ural’ın maskesinin düşürülmesine katkı yapınız. 

Mihrac Ural bu operasyonda aldığı görevin açığa çıkmasını istemiyor. Elimizden kaçamayacaksın SIRTLAN, yakaladık seni. Yuların elimizde!.. 

Hadi bakalım, yine bir Abdullah Öcalan güzellemesi daha yaz artık. 

Ne zaman Kürt özgürlük hareketine ve Abdullah Öcalan’a yaptığın ihanetlerden söz edecek olsak, derhal bir Abdullah Öcalan güzellemesi yazıyorsun. Bunun bir nedeni olmalı. Biz bu nedeni çok iyi biliyoruz. Ne zaman açıklayacağımızı merak ediyorsun. Korkudan ödün kopuyor. Bacakların titriyor. Otuz senelik taktikler sökmüyor. Biraz daha bekleyeceksin. Beyinsiz eşşek herif halâ bıraktığımız yerde otluyorsun. 

Haydar Yılmaz, İbrahim Yalçın için ne demiş? İbrahim Yalçın, İrfan Dayıoğlu için ne demiş? İrfan Dayıoğlu, İbrahim Yalçın için ne demiş? Şimdi buraya geldiler!.. 

Devam edin ve bir şeyi asla unutmayın. İnsanları birbirlerine karşı kullandınız. Acilci’leri Acilci’lere düşman ederek yaşadınız. Herkes birbirine kuşku ile bakar oldu. Bir zamanlar birlikte ölüme koşan militanlar birbirine düşürüldü. Aradan otuz yıl geçti ve bu insanlar birbirlerini unutmadılar. Bu örgüte emeği geçen, bedel ödeyen, yılmayan yıldırılamayan ve devrimci olmaya devam eden insanları ayrıştırmak için her türlü rezilliği yaptınız. Halâ da yapıyorsunuz. 

Söyler misiniz elinize ne geçti? 

Karşımızda, otuz senedir “Genel Sekreter” geçinen bir pislik var. Tek başına kaldı. Hiç kimse, “Yapmayın beyler, bu adama bu kadar yüklenmeyin, yazıktır!..” diyebiliyor mu? Diyemiyor, demiyor, demezler!.. 

Neden diyemiyorlar, demiyorlar, demeyecekler? 

Aslında demiyor değil, diyorlar. 

“Bu pislikle fazla uğraşmayın, o zaten yaşayan bir ölüdür artık!..” diyorlar. “Sırtlan” tek başına kalmıştır. Çakal olmaya çalışıyor. Okuyucu her şeyi olduğu gibi görüyor. 

Biz ne yazıyoruz? Sırtlan ne anlatıyor? 

“Günay Karaca’yı neden öldürtmek istedin?..” diyoruz. 

“Yalan söylemeyin. Günay’ı kamplara gönderdim!..” diyor. 

Ne zaman göndermiş(miş)? 

Cevap veriyor, 1982’de!.. 

Semir (Ertan)’e, “Sınırı geçirir geçirmez kafasına bir kurşun sık!..” diye emir vermediniz mi? İsim veriyorum, yalanlayan çıkıyor mu? 

Ahlâksız adam, “İbrahim Yalçın birden bire tahliye edildi!..” diyor. İbrahim Yalçın’ın nasıl tahliye edildiğini bilmiyor mu? Elbette biliyor. Bilmeyen varsa beklesin. İbrahim Yalçın’ın “birden bire” değil, beş senelik fazladan ceza yattıktan sonra, nasıl ve ne zaman tahliye olduğunu anlatacağım. 

Mihrac Ural da İbrahim Yalçın gibi “birden bire” tahliye olsaydı birkaç kitap yazar ve nasıl zindan yatmış kahraman olduğunu anlatırdı. Suriye’de Muhaberat’ın kucağında devrimcilik yaptığını zanneden ve bu örgütün militanlarına kara çalmak için her türlü rezilliği yapan Sırtlan adlı bu soysuzun bilmediği o kadar çok şey var ki, hepsini öğreteceğiz ona. 

Kod adı Sırtlan olan bu eşek adam bir komisyon önüne çıkartılmalıdır. 

İbrahim Yalçın yaşamının her anını bu komisyona anlatacak ve bugüne kadar yaptığı yapmadığı her şeyin hesabını verecektir. Mihrac Ural’dan da her şeyin hesabını soracaktır. Sırtlan çırılçıplak açığa çıkacaktır. 

Fazla söze gerek yok. Aslında biz bu eşşek adamla uğraşmıyoruz. MİT–Muhaberat döküntülerinin içimize nerede nasıl sızdırıldığını ve tahribatın boyutlarını öğrenmeye çalışıyoruz. Bir kez daha önümüzün kesilmemesi için geçmişte yaptığımız hatalardan yanlışlardan arınmak ve tecrübelerimizi yeni kuşaklara anlatmak istiyoruz. Attığımız her adımda karşımıza çıkan adres aynıdır. Sırtlan kod adlı Mihrac Ural ile bu yüzden uğraşmak zorunda kalıyoruz. Mesele bundan ibarettir. 

Mihrac Ural istediği kadar kıçını yırtsın ve şu sözümüzü asla ve asla unutmasın, bizde zaman aşımı yoktur ve olmayacaktır. 

Nebil Rahuma’nın nasıl yakalandığını araştırmayacak mıyız? 

Ali Çakmaklı’nın nasıl ve kimler tarafından niçin katledildiğini araştırmayacak mıyız? 

Müntecep Kesici neden öldürüldü, demeyecek miyiz? 

Sami (Gökhan Saç) ve Yusuf (Zihni Alan) neden öldürüldü, kim niçin öldürdü, demeyecek miyiz? 

Mihrac Ural’ın babasının Urubacı, dedesinin MİT elemanı olduğunu kim biliyordu? 

Hanna Maptunoğlu’nu neden tutukladın, arabasının frenlerini niçin bozdurdun, diye sormayacak mıyız? 

Ali Fuat Çiler’in kardeşi Muzaffer Çiler’e, Hanna Maptunoğlu’nu Lübnan’da “Tutuklayın ve  Lazkiye’ye getirin!..” diye emir verip tutuklatan kişinin kim olduğunu öğrenmek hakkımız değil mi? 

Günay Karaca için “Sınırı geçirir geçirmez kafasına bir kurşun sık!..” diyen hain mantığı sorgulamayacak mıyız? Bu aşağılık katil zihniyetin kim(ler) adına faaliyet gösterdiğini merak etmeyecek miyiz? Merak etmeyen, sormayan sorgulamayan kişi devrimci olabilir mi? 

Biz bunları sorup sorgularken karşımıza çıkan Sırtlan kod adlı Mihrac Ural ile uğraşmayalım ve Mihrac’ın çömezi Kemal Bayram (Salih) adlı insan müsveddesi gibi “Adaamm sen de ..... davası olmaz!..” mı diyelim? 

Mihrac Ural adlı Sırtlan, sorularımıza adam gibi cevap vermediği sürece peşini bırakmayacağız ve onu çıktığı yere kadar kovalayacağız. 

İrfan Dayıoğlu’nu okumuş olmalısınız. Günay Karaca’nın ablası ile konuşmuş. Günay’ın ablasına anlatıklarını da öğrenmiş olduk. 

Daha önce ben ne yazmıştım? Günay Karaca’nın Sırtlan tarafından öldürülmek istendiğini ve Semir (Ertan)’e “Sınırı geçirir geçirmez kafasına bir kurşun sık!..” denildiğini yazmamış mıydım? Ne oldu peki? Söylediğim doğrulanmadı mı? 

Sırtlan kod adlı Mihrac Ural ne diyordu? Ne diyecek, “Yalan!..” diyordu. Günay Karaca için “Yoldaş!..” diyordu. Ölüleri çok sevdiğini, dirilerden çok korktuğunu yazmadım mı? Öyle olduğu anlaşılmıyor mu? 

Mihrac Ural’ın o ufacık beyninde kurduğu şatosunu kafasında parçalıyoruz. Öfkesi bundandır. Dellenmesi bu nedenledir. Öyle uzaktan horozlandığına bakmayınız, ödleğin tekidir. 

Sami (Gökhan Saçın)’nin kardeşi Mihrac’ı Paris’te yakaladığı ve Sami’nin akıbetini konuşmak istediği zaman, “Gelin herşeyi anlatacağım!..” diyerek kapıya doğru usul usul ilerledi ve kapıya gelir gelmez “İmdaaaattt, adam öldürüyorlar!..” diye bağırarak kaçtı. Kaldırımın öte yanına geçip kalabalığa karışınca “Ben size gösteririm!..” diye horozlanmaya başladı. Bugün bile, Paris’te bu olay konuşulurken herkes kıçıyla gülüyor. “Küresel militan” veya “küresel soytarı” işte budur. 

Günay Karaca yoldaş için artık yazmayacağım. Şahsen tanıma olanağım olmadı. İrfan Dayıoğlu gibi onu tanıyan yoldaşlar yazmalı. Günay artık aramızda değil. Zaaflarıyla ve yetenekleriyle tarihimizin bir parçasıdır. Yaşamının son günlerinde ablasına anlattıklarını İrfan açıkladı. Benim açımdan eklenecek hiçbir şey yok. Ben bu konuda görevimi yaptığım. Sırtlan’ın Günay Karaca için kurduğu hain tuzağı ortaya çıkarttım. Hesabını ailesi soracaktır. Acilciler gereğini yapacaktır. 

Yeniden yazıyorum. Yoldaş katilliğinin zaman aşımı olmaz. İhanetin zaman aşımı yoktur. Sırtlan kod adlı Mihrac Ural kelimenin gerçek anlamıyla tam bir Ortalık Oğlanı’dır artık. Tepeden tırnağa çırılçıplaktır. Bakmayan horozlandığına, zevahiri kurtarma gayreti içindedir. 

BU HAİNİ KONUŞTURMALI 

Mihrac Ural dosyasında, suç(lar) vardır. Büyük ihanetlerin suçları... 

Mihrac Ural dosyasında, yalan(lar) vardır. Hiçbir sözü doğru değildir. 

Mihrac Ural dosyasında, yoldaşlarımızın kanı vardır. 

Mihrac Ural dosyasında, hırsızlık vardır. 

Mihrac Ural dosyasında, Suriye istihbarat örgütü Muhaberat adına casusluk faaliyetleri vardır. 

Mihrac Ural dosyasında, Milli İstihbarat Teşkilatı’na örgütümüz Acilciler’i ehlileştirmek ve tasfiye etmek için verilmiş söz vardır. 

Mihrac Ural dosyasında, eroin tüccarları arasında numune taşıyıcılığı ve bu işten kazanılmış kirli para vardır. 

Mihrac Ural dosyasında, sadece örgütümüze karşı işlenmiş suçlar yoktur, tüm sol örgütlere ve onların militanlarına karşı kurulmuş tuzaklar vardır. 

Mihrac Ural dosyasında, Kürt özgürlük hareketine ve onun liderine yönelik çok ciddi tuzaklar vardır. 

Mihrac Ural dosyasında, Suriye’ye gelen sıradan insanların imkânlarına el koymak için işlenmiş onlarca cinayet vardır. 

Mihrac Ural dosyasında, ihbar vardır. İstihbarat örgütleriyle işbirliği vardır. 

Mihrac Ural hiçbir sorumuza adam gibi cevap vermiyor,veremiyor. 

Örgütümüzün militanları başta olmak üzere isteyen sol örgüt temsilci-lerinin ve özellikle Kürt özgürlük hareketi temsilcisinin de içersinde yer alacağı bir komisyon kurulmalıdır. Mihrac Ural bu komisyon önüne çıkartılmalıdır. 

Söylediğim her sözün sonuna kadar arkasında olacağım. Bugüne kadar ne yazmışsam hepsinin belgesini bilgisini delillerini sunacağım ve yaşayan tanıklarının dinlenmesini saglayacağım. 

Mihrac Ural’ın, bir devrimci katili, bir muhbir, bir ajan, bir hırsız, bir yalancı, paradan başka hiçbir değer ölçüsü olmayan bir düzenbaz olduğunu, ispat edeceğim. 

THKP-C/Acilciler adını kullandığına bakmayınız, marksist-leninist olmadığını ve devrimci-demokrat hiçbir özelliğinin bulunmadığını ispat edeceğim. 

Eylemlerine yön veren tek şeyin eline geçirdiği örgütümüz imkânlarını kendi ailesinin zimmetine geçirmek ve zıkkımlanmak olduğunu ispat edeceğim. 

Acilciler ismini her türlü pis ve iğrenç ilişkilerinin üzerini örtmek için kullandığını göstereceğim. 

Yayınlamadığımız çetleşmelerini de bu komisyona sunacağım. 

Devrimci olması şöyle dursun, tam bir ahlâksız olduğunu ispat edeceğim. Aynı şeyi kendisinden de bekliyorum. 

Mihrac Ural komisyon önerimizi kabul etmelidir. İddialarını sıralamalıdır. Sonuna kadar söz hakkını kullanmalı, her söylediği sözün arkasında durmalı, hesap sormalıdır. 

Türkiyeli Türk ve Kürt devrimcilerin önünde şimdiden ilan ediyorum. Bugüne kadar özel ya da örgütsel yaşamım boyunca yaptığım herşeyi sonuna kadar savunacağımı ve söylediğim ne varsa tamamını delileriyle ortaya koyacağımı ilan ediyorum. Türkiyeli Türk ve Kürt devrimcilerinden oluşacak komisyonun vereceği kararı kesinlikle kabul ettiğimi de şimdiden deklare ediyorum. 

Mihrac Ural’a sesleniyorum. Aynı şeyi sen de kabul ediyor musun? Verilecek olan kararı sineye çekmeye hazır mısın? Kararın sonuçlarına katlanmayı ve gereğini yapmaya söz veriyor musun? 

“Evet!..” diyorsan mesele bitmiştir. “Tartışma”yı derhal bitirelim ve kurulacak olan komisyonun teknik ayrıntılarını hazırlayacak olan bir heyet oluşturalım. Hadi bakalım sanal soytarı, yüreğin yetiyor mu? 

Bu söylediklerimi yapmadığın sürece peşindeyiz. 

Türkiyeli Türk ve Kürt temsilciler Mihrac Ural’a baskı yapmalıdır. Komisyon önüne çıkması için zorlamalıdır. Yıllardır ortalığı kirletmiş olan bu serserinin peşini bırakmamalıdır. Adam yerine koymadıklarını çok iyi biliyorum. Komisyon huzuruna çıkartıncaya kadar bu pisliğe tahammül etmelerini bekliyorum. 

Bugüne kadar herşeyi çok açık yazdım. Bizzat bildiğim konuları ve duyduğumu tanığına onaylatacağım olayları yazdım. El yazılı belgeleri elimde. Çetleşmeleri elimde.  Sanal ortamda inkâr ettiği belgeler elimde. 

Mihrac Ural’ı kendi yalanlarıyla başbaşa bırakmayacağım. Onu, kendi yalanlarıyla ve kendisinden elde ettiğim belgelerle mahkûm edeceğim. “Dosya” adı altında yayınladığı müsveddeleri suratında parçalayacağım. 

Sırtlan kod adlı Mihrac Ural denilen bu pisliğin örgütümüze ve halka karşı işlediği  suçlarını aşağıya sıralıyorum. 

Cevapsız kalan sorular: 

1) 1978 tarihli yakalanmasını örgütten gizlemek için, yanlış yakalanma tarihi ve yeri vermiştir. Gazeteler Ankara’dan önce Samsun’da yakalandığını yazdığı halde, bu konuyu gizlemeye devam ediyor. Bursa’da ne yaptığı konusunda bilgi vermiyor ve sorulan soruları duymamazlıkta geliyor. 

2) Samsun kuyumcu eyleminde alınan altınlardan önemli bir bölümü kendisindedir. Yakalanmadan bir kaç gün önce aldığı altınları ne yaptığını söylemiyor. Kendisine verilen altınları kime aktardığını örgütten gizliyor. 

3) Nebil Rahuma’nın nasıl yakalandığını biliyor musunuz? Nebil’e pusula yazmadığını söylüyor. Erkan Ulaşan “Hayır!..” diyor. Nebil’in Erkan Ulaşan’a söylediğine göre, Nebil’e iki kez üst üste pusula gönderen ve her ikisinde de pusuya düşürerek yakalatan kişinin Mihrac Ural olduğunu, Nebil el yazısından ve pusulanın altındaki isimden tanıyor. Erkan Ulaşan bunu, şimdi söylemiyor, yıllar önce birçok kişiye anlatmış. Mehmet Yavuz’a bile anlatmış.  Erkan Ulaşan’ı “ölü konuşturucu” olarak ilan ediyor. 

4) Mihrac Ural, Nebil’i yakalatan kişinin kendisi olduğu tespit edilir edilmez, ortaya bir isim attı. “Nebil’i yakalatan kişi” olarak Ahmet Babaoğlu’nun adını verdi. Bunu daha önce neden söylemedi? Şimdi mi aklı başına geldi? Ahmet Babaoğlu ismini yeni mi öğrendi? Ahmet Babaoğlu, Nebil Rahuma’nın kaldığı evi nereden bilebilir ki? Bilip bilemeyeceğini, Samsun’da ve Havza’da yakalanan yoldaşlara soralım mı? Bursa’da yakalanan arkadaşlara soralım mı? Nebil Rahuma ile ilişkisi olan, Nebil’in kaldığı yeri Mihrac’tan başka bilen var mıydı? Nebil ve Mihrac aynı günlerde ve aynı operasyon içinde tesadüfen yakalanmış olabilir mi? 

5) Erkan Ulaşan, Nebil’in yakalanmasını yazdığı zaman Erkan’a telefon etti. “Nebil ile aramıza kimse giremez!..” dedi. Erkan telefonda “Nebil bana o pusulaları gönderen kişi Mihrac Ural’dır!..” diye cevap verdi. Buna rağmen, Erkan’ın ağzından yalan yazdı. Birkaç saat sonra Erkan açıkama yaparak Mihrac’ı yalanladı. 

6) Adana ABD Konsolosluğu’nun bombalanması eyleminde kim vardı? Nebil Rahuma’yı olay yerinde bırakıp kaçanlar kimlerdi? Mihrac Ural ve Ali Fuat Çiler değil miydi? 

7) Nebil neden bu örgütten ayrıldı?  Neden ayrıldığını söyleyemiyor. Bu soruyu duymuyor. Nebil’in kendi sesinden hazırladıgı kaseti Mihrac’a bizzat elden verdim. Adıyaman Kapalı Cezaevi’nde verdiğim kaset nerede? Nebil ne diyordu o kasette? “Yakamı bırak, ben seninle bir arada olmam!..” demiyor muydu? Benden öyle bir kaseti aldığını almadığını bile söylemiyor. O kaset nerede?.. 

8) Cevap veremiyor. Nebil Rahuma güzellemesi yazıyor. Nebil Rahuma’nın kanına giren ödlekler de konuşmuyorlar. Hepsi birden sağır sultan oyunu oynuyorlar. Sesleri çıkmıyor. Nebil’in öldürülmesinde Mihrac Ural’da, öldürenler kadar suçludur. Nebil Rahuma’ya yapılan karalamaların hepsi hikâye idi. Söylenmeyen gerçek, “Nebil’in Acilciler adına HDÖ içine sızdırılmış bir ajan olduğu”  kuşkusuydu. Bu kuşkuyu yaratan Mihrac Ural’dır. Bile bile bu kuşkuyu yarattı ve Nebil’in katline neden oldun. 

Nebil’i öldürenler konuşmuyorlar. Hepsi susuyor. Eminim utançlarından susuyorlar. Konuşmak istiyorlar ama konuşamıyorlar. İpe sapa gelmez gerekçelerle Nebil’in kafasına kurşun sıkanların cinayetten sonra ağlaştıklarını hepimiz biliyoruz. Neden peki? Nebil’i hiçbir kanıtı olmayan kuşku ile öldürdükleri içindir. Bu kuşkuyu yaratan Mihrac Ural’dır. Nebil öldürüldü, Mihrac Ural rahatladı. Nebil potansiyel tehlikeydi. Mihrac’ın hain olduğunu kanıtlayan bilgi her an açığa çıkabilirdi. 

Mihrac Ural poliste tokat yemeden bülbül kesildi ve işbirliği yaparak kurtuldu. Pusula gönderdi. Nebil’i yakalattı. Nebil tanıktı. Nebil delildi. Mihrac Ural delili yok etti. Nebil yaşasaydı Mihrac Ural “Ser verdim, sır vermedim!..” diyemeyecekti ve taaa o zaman ipliği pazara çıkacaktı. 

Nebil’i öldüren “yoldaş”ları susuyorlar. Tek tek hepsiyle konuşun, hiçbiri olayı bugün “onaylamıyor” ve içlerinden bir taneciği bile “Ali Çakmaklı öldürülmeseydi, Nebil öldürülmezdi. Nebil’i Acilciler’in içimizdeki ajanı olduğu kuşkusuyla öldürdük!..” diyemiyor.  Bunu söylemedikleri için, Mihrac Ural’ın yalanlarına ortak oluyorlar. 

Nebil Rahuma ile Adana dönüşünden hemen sonra konuştuğumu söylüyorum. Mihrac Ural bunu israrla reddediyor. Hiç kimse çıkıp da “Sul ulan, sen o tarihte Türkiye’de bile değildin” demiyor. Nebil’in bir an evvel öldürülmüş olması Mihrac’ın işine geliyor. 

Saliha susmaya devam ediyor. “İbrahim Yalçın doğru söylüyor. Olayı ben biliyorum. Nebil Adana’dan gelir gelmez tutuklanmadı, İbrahim Yalçın’la görüştü!..” diyemiyor. Nebil’i dolduruşa gelerek öldürdüler, susmakla hergün bir kere daha öldürüyorlar. Üstelik “Bu olay talihsiz bir hataydı!..” diyerek yapıyorlar bunu. 

Ziya Erdönmez, Nebil Rahuma’yı Acilciler örgütüne para aktarmakla suçlamış(mış). Ziya Erdönmez, Acilciler’e (bana) altın vermesi için Nebil’e haber veren kişidir. Nebil’i bu konuyla ilgili olarak suçlayabilir mi. Böyle şey olur mu? 

Nebil öldürüldükten sonra, Saliha benimle Şirinevler’de E-5 karayolu üzerinde ayaküstü görüştü. “Nebil sana silah alımı için para vermiş, buna gerek kalmadı, biz o sorunu hallettik parayı ver” dedi. Ben de cevap olarak, “Hayır, Nebil bana silah alınması için para vermedi. Böyle bir mesele konuştuk ama para vermedi. İhtiyacımız olduğu için Ziya’dan altın istedim. Ziya da Nebil’le birkaç kilo altın yolladı. Bunu dışında para verilmedi!..” dedim. Bunu üzerine, Saliha bana dönerek, “Bundan haberimiz var. Biz silah alımı için de para verildiğini sanıyorduk. O halde mesele kalmamıştır!..” dedi. Bu görüşmenin yapıldığı tarihte, Nebil öldürülmüş ama benim haberim yoktu. Saliha’dan Nebil’i sordum ve görüşmem gerektiğini söyledim. Nebil’in Güney’de olduğunu ve gelir gelmez haber vereceğini söyledi. Saliha niçin susuyor? Konuşması gerekmiyor mu? Susarak Mihrac Ural adlı haini korumuş olmuyor mu? 

9) Mihrac Ural “Ser verdim, sır vermedim. Adımı bile kendileri dosyadan buldular!..” diye yalan söylediği, kendi yazdıklarıyla ve Ankara’da birlikte göz altında bulunan yoldaşların anlatımlarıyla açığa çıktı. Buna rağmen, yalan söylemeye devam ediyor. “Elektirik işkencesi”nin nasıl olduğunu bilmediğini, “Bana şartelle elektirik verdiler!..” diyerek itiraf ediyor. “Filistin askısı nasıl oluyor?..” dedik. Anlattığı şeylere kargalar bile gülüyor. 

10) Polis ifadesi “kaybolmuş”, bunu anladık. Kaç tane polis ifadesi olduğunu sorduk, cevap veremiyor. Kaç yerde ve kaç tane polis ifadesi olduğunu bilmiyor. Isparta’da yarım sayfalık polis ifadesi göstermişti. Ankara’da Mihrac Ural’ın evine gelerek evdeki polis pususuna düşerek yakalanan Mustafa Burgaz ikibuçuk sayfa polis ifadesi olduğunu söylüyor. Hangisi doğru? Cevap veremiyor. 

11) İşkence’de her tarafım paramparça oldu, 21 gün dolaştırıldım, diyordu. “Nereleri dolaştırdılar?..” diye sorduk. Sesi soluğu kesildi. Hiçbir yerinin paramparça olmadığı görgü tanıklarının ifadeleriyle ispat edildi. “Nerelerde  dolaştırıldığını” söylemiyor. Sorularımıza sorularla karşılık vererek gerçekleri karartmaya çalışıyor. 

12) Yakalandığı zaman Antakya’ya niçin götürülmediğini sorduk. “Antakya’da davam yoktu, deşifre değildim, o nedenle götürmediler!..” dedi. Daha sonra bu söylediğini unuttu. “Antakya’da evinin basıldığını, bu nedenle Adana’ya kaçtığını ve Adana’dan İstabul’a geldiğini” yine kendisi yazdı. Antakya’ya niçin götürülmediğinin gerekçesini anlatmaya kalktı. MİT tarafından Antakya’ya gizlice götürüldüğü buradan anlaşılmıştır. Bu durum Mihrac Ural’ın yakalandığı gün MİT’le anlaştığı anlamına gelmez mi?.. 

Mihrac Ural’ın da içinde bulunduğu 1978 operasyonunda 80’den fazla militan ve sempatizan yakalandı. Bu kadar adamı kim yakalattı? Kaç şehirde operasyon yapıldı? Operasyon nerede başladı? “Ser veren, sır vermeyen!..” belli olduğunu göre, “Ser vermeyen, sır veren!..” kimdi? 

13)  İstanbul davasından tahliye olduktan sonra, 1979 operasyonundan önce, Niğde’ye neden götürüldüğünü ve 1979 operasyonu biter bitmez niçin Adıyaman’a görderildiğini izah edemiyor. Bu konuda sorulan sorulara cevap veremiyor. 

14) Mihrac Ural gittiği her cezaevinde herkesi yanına çağırarak takip edilmelerini sağlamış ve tüm operasyonların başlangıç noktasının Mihrac Ural’ın bulundugu cezaevleri olduğu anlaşılmıştır. Örgüt üyelerimizin takip edilmesinde bilgisi ve katkısı vardır. 

15) Tacettin Sarı’yı savunuyor. Oysa, “Tacettin Sarı örgütten kaçtı, Suriye’de Muhaberat elemanı oldu. Cezalandıracağız!..” diye karar alanlardan birisi de kendisiydi. Mihrac Ural’ın bu konuda örgüte yalan söylediği ve komplo kurduğu kendi sitesinde, “Mihrac Ural’ın talimatı ile Suriye’ye çıktım, kaçmadım!..” diyen Tacettin Sarı tarafından itiraf edilmiş ve Mihrac Ural yalanı açığa çıkmıştır. Mihrac Ural hangi cezaevinde ise Tacettin Sarı’nın her hafta oraya ziyarete gittiği biliniyor. Cezaevi ziyaretlerine giden herkes yakalanmıştır. Tacettin Sarı yakalanmamıştır. Mihrac Ural bu konuda hiçbir soruya cevap vermiyor. 

16) Mihrac Ural hapis yattığı iki seneye yakın süre boyuncu “tahliye olacağını” söyleyerek tüm kaçma kaçırılma tekliflerini geri çevirmiştir. Adana Cezaevi’nden kaçması ve iki gün sonra da Suriye’ye geçmesi tamamen örgütsel hiyerarşinin dışında gerçekleşmiştir. 

Mihrac Ural, Acilciler’in tamamının bildiği gerçekleri bile ters yüz ederek yalan söylemeye ve yaptığı ihaneti gizlemeye çalışmaktadır. Cephe dergisinde yazdığı “Kısaca Yaşamı” adlı yazı bu yalanın en büyük delilidir. Bu yalan torbasının içinde, “Örgüt MK’sının ısrarları üzerine Suriye’ye çıktığı” yazılıdır. Mihrac Ural’ın Suriye’ye çıktığı tarihte Acilciler örgütünde MK diye bir kurum yoktu. Adana hariç, hiçbir bölge sorumlusu da bu kişinin kaçtığını veya yurt dışına çıktığını bilmiyordu. 

17) Mihrac Ural’ın Ali Çakmaklı hakkında Adana Cezaevi’nde yazdığı “Karanlık Adam” adlı yazı ile polis ilan edilerek öldürüldüğünü tüm Acilciler ve Türkiyeli tüm devrimciler biliyor. Buna karşın, bugün bu durumu inkâr etmeye kalkıyor. Ali Çakmaklı’ya “polis demediğini” söylüyor. Ali Çakmaklı öldürüldükten bir sene sonra Cephe dergisinde “bir polis ajanıydı” diye yazdığı yazıyı bile inkâr ediyor. 

18) Müntecep Kesici’yi bir provakasyon sonucu öldürttüğünü inkâr ediyor ve “anlık bir olay” diyerek suçunu hafifletmeye çalışıyor. 

19) Yusuf (Zihni Alan) neden öldürüldü, diyoruz. Yine yalan söylüyor. Yusuf’un öldürülmesini, “Bir arkadaşın fevri davranışıdır, benim alakam yok!..” diyor. Cephe dergisinde kendi imzasıyla yazdığı yazıya bile sahip çıkmıyor. 

20) Sami (Gökhan Saç) neden öldürüldü, diyoruz. İnkâr ediyor. “Öldürmedik, sorguladık, özeleştiri verdi, bıraktık!..” diyor. Sami, sokak ortasında yoldaşlarının yanında alınarak götürüldü ve bir daha haber alınamadı. Cesedi denizden çıkartıldı. İşkence yapılarak öldürüldüğünü inkâr ediyor. 

21) Günay Karaca için “yoldaşım” diyor. Günay Karaca’nın Suriye’de örgütle ilişkisini keserek Türkiye’ye döndüğünü herkes biliyor. Günay Türkiye’ye dönerken, Murat Sahillioğlu’na “Sınırı geçirir geçirmez bu adamın kafasına bir kurşun sık!..” dediğini yazdım. Mihrac inkâr etti. Günay’ın Ablası aynı şeyi Günay’ın kendisine söylediğini anlattı ve İrfan Dayıoğlu bunu yazdı. Günay Karaca’yı neden öldürmeye teşebbüs ettin, diyoruz. Cevap veremiyor. 

22) Mihrac Ural akıl almaz bir yalancıdır. Devrimci ahlak ve terbiyenin asla kabul etmeyecegi oranda hemen her konuda profesyonel bir yalan makinesi gibidir. “Kısaca Yaşam Öykü”sü Cephe dergisinde duruyor. Burada “17 yaşında onlarca fabrika örgütlediği”ni yazmı. Onlarca fabrikadan bir tanesinin ismini yazabilir mi? Hayır yazamaz. Böyle bir faaliyeti olmamıştır. 

Öyle anlaşılıyor ki, örgüte ayağını atar atmaz yalanlarla iş başı yapmış. Birinci yaşam öyküsü az geldi. İkincisini yazdı. Her iki yaşam öyküsü arasında, birbiriyle taban tabana zıt çelişkiler var. Çelişkiler yalanlarını açığa çıkarıyor. Sahi, bu adamın kafasında kaç “dikiş” var?  Bazen 17 diyor, bazen 45 olduğunu yazıyor. Çetleşmelerine bakınız. Her yanından yalan akıyor. 

23) Mihrac Ural, Mehmet Avan’ı çok iyi tanır. Şubat 1978’de Mehmet Avan’a pusula yazarak Ali Fuat Çiler’in evine gönderiyor, evde bulunan para ve silahı almasını söylüyor. Ali Fuat Çiler o tarihte (Şubat 1978) yakalanmıştı. Mehmet Avan söyleneni yapıyor ama birkaç gün sonra yakalanıyor. Yakalandığı zaman polis Mehmet Avan’a Ali Fuat Çiler’in evine ne zaman gittiğini ve evden aldığı şeyleri söylüyor. Mehmet Avan’ı deşifre olmuş eve bilinçli olarak yollayan ve yakalatan Mihrac Ural’dır. Erkan Ulaşan’a, Nebil’in yakalatılması konusunu inkâr ederken, “Biz o tarihte pusula ile haberleşmezdik!..” diyerek yalan söylediği de bu vesileyle anlaşılmış olmuyor mu? Mehmet Avan’a pusula yazıp tuzağa düşüren kim olabilir? 

24) Mihrac Ural, Mehmet Avan’ı Adnan Demir’in ve amcasının oğlu İrfan Ural’ın cezaevi ziyaretine gönderen ve Samandağ Ziraat Bankasından kamulaştırılan paraları istettiği kişi değil mi? Mehmet Avan bu parayı Adnan Demir’den ve İrfan Ural’dan istediği zaman ne cevap aldı? “Vermeyeceğiz!..” dediler mi, demediler mi? Verdiler mi, vermediler mi? 

Mihrac Ural şimdi bu adamlara “yoldaş” diyor ve bu pislikler hep birlikte “haramzade sofrası”nda besleniyor. Yeniden soruyorum. Bu para ne oldu? Haydar Yılmaz bu paranın nerede olduğunu Mihrac Ural’a sormadı mı? Haydar Yılmaz’a ne cevap verildi? “Yoldaş, bu para askeri alanda gömülü!..” diyen kişi, Mihrac Ural’ın kendisi değil mi? Haydar Yılmaz’ın, “Önemli değil, nerede olursa olsun biz alırız!..” demesine rağmen, Mihrac Ural bu paranın akıbeti hakkında bilgi vermiyor. Kim(ler) çaldı bu parayı? Hırsızlara ne yapıldı? Şu an bu parayı çalıp örgüte vermeyenler ile “yoldaş”lığı devam eden Mihrac Ural’ın, Samandağ hırsızlarıyla bu derece sarmaş dolaş olmasının altında hangi çıkar ilişkisi var dersiniz? İrfan Ural hep susuyor. Neden sustuğunu sormayalım mı? İrfan Ural hiç sesini çıkartmayacak, bu paranın hesabını vermeyecek, haramiler sofrasında zıkkımlanacak, “Biz Acilciler” diye bildiri yazacak, “Şanlı tarihimiz karalanıyor!..” diye çığırtkanlık yapacak, öyle mi? 

Bir defa daha yazıyorum. Mihrac Ural ve İrfan Ural, Samandağ Ziraat Bankası kamulaştırma eylemi sonrasını ve paranın akıbetini söylemek zorundadırlar. Dürüst olmalılar, gerçekleri açıklamalıdır. Aksi taktirde, Acilci değil, Acilciler’in içine sızmış hırsız olarak anılacaklar. Mihrac Ural’ın hırsızlığı konusunda şüphe yok. İrfan Ural ve Adnan Demir bu konuyu enine boyuna devrimci kamuoyuna açıklamadıkları müddetce, aynı şekilde hırsız olarak anılacaklardır. Bu para devrimci örgüt kasasından çalınmıştır. Hesabının sorulması gerekiyor. Komisyon bu nedenle de önemlidir. 

25) Mihrac Ural nerede nasıl yakalandı? Bileniniz var mı? Samsun’da, İbrahim Evren adlı şahısla beraber yakalandığını Milliyet gazetesinden bulduk ve yayınladık. Hiç sesini çıkartmıyor. Neden? 1978 Mart operasyonu nasıl başladı? Bu operasyonda, Samsun Bursa Ankara İstanbul Hatay ve Ege bölgesi olmak üzere toplam 85 kişiden fazla yakalanma oldu. Kim verdi bu insanları? Mihrac Ural’ın sesi soluğu çıkmıyor. Bir nedeni olmalı? 

Bu operasyonlardaki görevini açıklamalıdır. Susarak kaçış kurtuluş olmadığını anlamış olmalı. Sorulara sorularla  karşılık vererek kafa karıştırma dönemi çoktan geçti. “Ben Samsun’da değil, Ankara’da yakalandım. Bursa’ya gitmedim. Ankara’da, Samsun’da Bursa’da takip edilmedim!..” desin bakalım. Bunları diyebiliyor mu? Şimdi diyemiyor ama 25 sene önce diyordu. 25 sene değil, bundan 3 sene öncesine kadar söylüyordu. Şimdi de söyleyebilecek mi? Söyleyemez. Yakaladık çünkü. “Antakya ya götürülmediğini, Antakya’da deşifre olmadığını ve aranmadığını” söylüyordu. Yalan söylediğini yakaladık ve itiraf etti. Antakya’da daha önce deşifre olduğunu itiraf ettiğine göre, yakalandığı zaman Antakya’ya neden götürülmediğini anlatmıyor? Bu bölümü atlamaya çalışıyor. Nedeni var. Herkes gibi açıkça götürülmedi. Gizlice götürüldü. Susmasının nedeni burada yatıyor. “21 gün dolaştırıldım” dedi. Ankara-İstanbul arasında değil, buralarda dolaştırıldı da ondan söyleyemiyor. Utanmaz ahlâksız adam, “Ser vermiş, sır vermemiş!..” öyle mi? 

26) Haydar Yılmaz Aralık 1979 başında, yakalanmadan 10 gün kadar önce, İstanbul’dan Anarşist vasıtasıyla Mihrac Ural’a (Niğde Cezaevi’ne) cezaevleri yardımlaşma fonu için 500.000.- lira para gönderdi. Mihrac Ural bu parayı ne yaptı? Mihriban’a mı verdi? Zeki el Kasım Ural’a mı verdi? Kime verdi?  Hangi yoldaşa bir kuruş para yolladı? Bütün bunların hesabını sormayalım mı? 

27) Hatay’da dinamit deposunun kamulaştırılması eyleminde alınan dinamitleri İstanbul örgütüne (Engin Erkiner’e) parayla sattı. Satmadım diyebiliyor mu? O zaman bu dinamitlerin kaçakçılardan para ile satın alındığını söylemişti. İstanbul örgütünden aldığı 70.000.-lirayı ne yaptığını soruyoruz. Kız kardeşinin düğünü için kullandığını öğreniyoruz. Doğru mu bu? 

28) Kayseri’den gelen kullanılmış silahları yine İstanbul örgütüne (Haydar Yılmaz’a) sattı. Örgüt içi ticaret yapan bir ahlâksız adamın devrimciliğinden söz edilebilir mi? 

29) Samsun kuyumcu eyleminden alınan altınlardan 2,5  kg kadarının Bursa’da kendisine verilmediğini söylesin bakalım. Yakalanmadan birkaç gün önce aldığı bu altınlar ortada yok. Kime verdi? Yakalanmadığına göre, bu altınlar neredeler? 

Mihrac Ural nerede ise Zeki el Kasım Ural’ın da oralarda olmasının altında, örgüt kasasının baba evine transfer trafiği olmasın?  Örgüt paralarını babasına mı aktarıyordu? Bu adamlar babadan oğula hortumcu muydu? Bunları konuşacağız. Komisyon önerimizin gerekçeleri içinde bunlar da vardır. 

30) Kayseri’de yapılan 10 milyonluk kamulaştırma eyleminde elde edilen paranın ne kadarı Mihrac Ural’a aktarıldı ve bu paralar nerelere harcandı? Bilen var mı? Hayır. 

31) Mihrac Ural Suriye’ye geçer geçmez ısrarla para talep etti ve Adana’da bir kuyumcu kamulaştırmasında elde edilen altınlar kendisine gönderildi. Utanmaz adam, “dağlarda ot yiyerek yaşadım” diyor. İnanan var mı? 

32) Mihrac Ural geçmişten bugüne annesini babasını kullanıyor. Aklısıra duygu sömürüsü yapacak, “Elinden ekmeğini yediniz!..” diyebiliyor. İnanmayınız, yalan söylüyor. Bu aile, dededen babaya, babadan oğula kadar, oğuldan kızkardeşe ve emmioğluna kadar Acilciler örgütünün olanaklarıyla beslendi. Mihrac Ural adlı hırsız bugün ailesiyle başbaşa kalmışsa nedeni vardır. Bu sefil yaratığı kız kardeşinden ve babasından başka savunan var mı? 

33) Mihrac Ural bugüne kadar eleştiri yapan ve ihanetin farkına varabilecek olan kim varsa hepsini tasfiye etmek için elinde gelen herşeyi yaptı. Mustafa Burgaz, Mihrac Ural’ı bu örgüte “kazanan” kişidir. Hatay’da Mustafa Burgaz ismini bilmeyen devrimci yoktur. Mustafa Burgaz’ın bir günde “30 senedir MİT’ne bilgi veriyordu, ayyaşın tekidir” diye karalanmasının altında yatan gerçek bilinirse Mihrac adlı sefilin kim olduğu ve ne adına hareket ettiği daha iyi anlaşılacaktır. Mustafa Burgaz için bu karalamayı neden yaptın? Mustafa Burgaz’ı kim yakalattı? Mutafa Burgaz’a, Ankara emniyetinde, ‘Önemli değil, kabul et!..” diye bağırdın mı, bağırmadın mı? Ne diye bağırdın? 

33) Örgüt içinde polis işbirlikçilerini koruyarak (Ali Hamam) militanlara “Polistir!..” diye kara çalmakla ne yapmak istiyordun? Alaaddin Özden için Cephe dergisinde “Polistir!..” diye yazı yazmadın mı? Dr. M’nin kongre’ye geliyorum diye telefon ettiği zaman yanında bulunan yoldaşlara dönerek “Yoldaşlar, kongremize polis de geliyor, tamam olduk!..” demedin mi? Örgütümüzün MK üyesi Ali Sönmez için, “Bizi dostlarımıza ihbar ediyor. Kardeşi vasıtasıyla Türk Polisine bilgi veriyor’’ diyen sen değil miydin?Ali Sönmez seni hangi dostlarına ihbar etti? Adı nedir bu “dostların” söyle de devrimci kamuoyu da bilsin şu dost dediğin kişiler kimmiş? 

34) Mihrac Ural’ın 30 senedir yanında bulunan pis işler sorumlusu Beşir Kanmaz (Şerif) kendi ailesinin kararıyla polise teslim olmadı mı? Nasıl oluyor da, arandığını duyar duymaz polise giderek teslim olan biri “ser verip, sır vermeyen” yiğit oluyor. Bu soruya niçin cevap vermiyor. Beşir Kanmaz (Şerif) polise teslim olurken subay babası da yanında değil miydi? Şerif denilen bu pislik adam, teslim olmaya örgütümüzün motosikleti ile gitmedi mi? Motosikleti de polise teslim etmedi mi? Bu pislik adamı hapisten çıkar çıkmaz Suriye’ye kim gönderdi? Yusuf’u katleden Döşemesi Sami ile Şerif’in hanımı arasındaki ilişki neydi? Döşemeci Sami, hangi pazarlık karşılığında Yusuf’u öldürmeye “ikna” edildi? Döşemeci Sami, şimdi nerede? 

35) Mihrac Ural Avrupa’da ne yaptı? Paris’de 90 yaşında bir kadının evini soydugu biliniyor. Yaşlı kadının evinde bulunan antik eşyaları çuvala doldurarak pencereden kaçtığını Paris’de bilmeyen yok. Yüz kızartıcı eylemlerden bir başkası da Süleyman Miroğlu adlı yoldaşa yaptırıldı. Uzun yıllar hapishanede tek başına bırakıldı. 

Süleyman Miroğlu örgütümüzün Fransa biriminde en iyi dil bilen ve herkesin işine koşan çalışkan ve fedakâr bir yoldaştı. Son derece yetenekli olan bu yoldaşımıza, “Arap Bakkalı” soygunu görevi vererek olay yerinde onu bırakıp kaçanların kim olduklarını bu örgütün militanları bilmiyorlar mı? Süleyman yoldaş, şu an çok ciddi sağlık sorunuyla ve hayati tehlike içinde yaşıyor. Mihrac Ural ve onu bu hale getirerek adi bir suça teşvik edenler şimdi neredeler? Süleyman Miroğlu’nun hapislik yıllarında kalma hastalığının tedavisi için ne düşünüyorlar dersiniz? Sanal alemde örgütçülük oynayarak, örgüt olanaklarını zıkkımlanan bu serserilerin, arkadaş yoldaş örgüt mücadele ve devrim diye bir sorunlarının olmadığını söylerken yalan mı konuşuyoruz. 

Mihrac Ural ve ailesine yalakalık yapan çömezlerde hiç mi utanma kalmadı? Bunlar bu kadar kör mü? “Belki bana da bir kemik düşer!..” diyerek, halâ bu ihanet kapısında sürünen sefillirin insan onuruyla hiç mi ilgileri olmadı? 

36) Mihrac Ural “Ayrı Varlık”tır. Hiçbir zaman Acilciler’le aynı varlık olmadı, hep “ayrı varlık” oldu. Biz bunu açığa çıkarttık. İhanetin zaman aşımı yoktur. O şimdi, devrimcilerden umudunu kesti. Aleviler’e yanaşmak istiyor. 

37) Mihrac Ural’ın cevaplandıramadığı yüzlerce soru vardır. İstediği kadar sussun. Önemi kalmamıştır. Dede tarafından MİT, baba tarafından URUBACI olduğu kendi ifadeleriyle açığa çıkarılmıştır. 

38) Kürt özgürlük hareketinin “kadim dostu” olduğu palavrasını da açığa çıkartacağız. 


Bir komisyon kurulmalıdır. Mihrac Ural da bizim gibi hesap vermeye hazır olduğunu açıklamalıdır. Açıklamazsa, dünyayı ona dar edeceğiz.